Just another WordPress.com site

Kimsin ?

Tüm kalıpların, kimliklerin ötesinde kimsin ?

Dünya’da edinmiş olduğun tüm etiketleri atınca

Hayatın, toplumun öğrettiği tüm bilgileri formatlayınca

Duyduğun tüm sesleri unutunca, tınıların tümü kaybolunca

Gördüğün herşey kararınca, eriyince aynaların ötesinde

Kokladığın tüm kokular karışınca, buharlaşınca

Dokunduğun ten, hissettiğin herşey yokolunca

Sen kimsin ?

SsSsSs

Dönüşüm

Hayatın ortasında

Sen ile kim var o alanda ?

İçindeki sen ve dışındaki sen zannettiklerin buluştuğunda…

Bir çocuğun sesi gibi canlı ve tiz bir ses kulağında

İşte orada! tam o anda kaçırmazsan onu 

Yolculuğunda adımların bir olur onunla

Bazen sahilde taş toplarsın o sesle

Bazen çam ağaçlarından kozalak..

Bazen çılgınca dans ettirir o ses

Her anında kendine kendinle attığın bir adımdır oysa

O sensindir sende o 

Hem ne fark ederki artık o bu şu…

Artık hava bulmuştur seni

Dönüşmüştür…

Olmuştur nefesin..

 

Sevgi ile…

 

 

Uyanık olduğun anlarda…

Uyku ile uyanıklık arasındaki köprü ne ilginçtir! Öyle bir andır ki o an yıldızların parlaklığından geçersin sanki. Bir anda kendini buluverirsin uyandığın ya da uyuduğun yerde. Bu nasıl baktığınla ilgili her an değişebilir. Hangi halde huzuru hissediyorsan, akışı farkediyorsan adeta her boyutunu algılıyorsan işte o senin uyanık olduğun yerdir. 

Bazen uyumayı tercih edersin. Bunu farkında yapıyorsan o da bir adımdır. En azından ikisininde tadını alıyorsundur. Bazen derin sularda bazense sığ sularda yüzmeyi tercih etmek gibidir. Farkındaysan ne ala! Ama seçimlerini yaptıran korkularınsa işte orada birşey sana DUR diyecektir… 

Bazen hiç birşey belki senin gördüğün gibi değildir. Hatta hissettiğin gibi de olmayabilir. Bu aslında çok güzel bir an’dır. Gerçekliğin tam karşında durduğu an’dır. Kırsada egonu! o yine tazelenir. Çünkü ego kendini yaşatmayı ister. İşte burada şunu sormak gerekir. “Gönül gözüyle mi bakıyorsun ?…Yoksa hatlarında parazit mi var ?” Bunu bulduğunda, gönül gözüyle baktığın herşey ama herşey sensindir. Ne eksik.. ne fazla… Uyanık olduğun anlarda kendini yaşar ve yaşatırsın…

 

Na Me Sa Me “Dünyayla Gökyüzü Arasında”

Eğer yüreğin bir kuş gibi uçuyorsa, sevgisini yayıyorsa, aşkla konuyorsa ağaçlara o dünyayla gökyüzü arasında özgürdür..

Farkında ya da değil, ikiliğin içindeki dengeyi buluyorsa, Adem ve Havva’nın varoluşundan zerreciklere ulaşılıyorsa, o yürek saflığını bilendir.

Dünya ile gökyüzü arasındaki sonsuzlukta varlığını yayıyorsa, hissettiriyorsa o yürek yaşıyor ve yeşeriyordur.

Tezahürü görense veya sadece görünen, o yürek varlığını bütünleştiriyordur.

Kocaman kanatlarını uçmak için kullanıyorsa yer ve gök arasında o yürek elçidir, alıp veriyordur.

Her türlü gürültülü zihnin varoluşunda dahi sesini duyuyorsa o yürek içtendir, samimidir.

Eğer kabuklarını soyduysa, saklanmıyorsa, o yürek aşk halindedir.

Na Me Sa Me… Aşk ile…

 

 

Birgün parmağıma taktım bir yüzük, aslında anlamı olmadan, meraklı bakışların ardından..:)  Oysaki çok eskilerden gelen bir anlam yüklüymüş ona. Vesile oldu ve araştırdım :

“Yüzük yaklaşık 4.800 yıllık, Eski Mısır’a dayanan bir tarihe sahip. Yüzüğün atası olarak Eski Mısır’da uygulanan kenevir gibi bitkilere yüzük şeklinin verilmesi görülmektedir. Yüzüğün sonu olmayan-çember şekli, doğaüstü güçlere ve ölümsüz aşka bağlanıyordu. Bu, aynı zamanda eski toplumlarda büyük önemi olan güneşin ve ayın şekli idi ve bir olmanın sembolüydü.1477 yılında Avusturya Arşidük’ü Maximillian Burgundy’li Mary’ye verdiği elmas nişan yüzüğü ile elmas da yüzüğün bir parçası haline geldi (Asya ülkelerinde zaten değerli taşlar uzun zamandır yüzüğün birer parçası idi ancak yüzük bu toplumlarda evlilik sembolü özelliği taşımıyordu). Bu dönemde ve ortaçağ boyunca sertliği ile elmas kalıcı aşkın en büyük göstergesi olması nedeniyle nişan yüzüklerinde kullanıldı. Aynı zamanda nadir sadece çok zenginlerin karşılayabileceği kadar pahalıydı.”

Köklere biraz farkında bakmak gerek. Modernleşme pahasına bazı şeyleri farkındasız yaşamamak gerek.. Biraz daha derin bakmak gerek. Toplumu sürükleyen onca şeyin ardındakini görmek gerek.. Gözü, kulağı açmak gerek. En öze en köke saygı sevgiyi yürekten vermek gerek. Modernleşmek demek bizlerin kökleri ve yozlaştırmamış gelenekleri bir kenara bırakmak demek değildir. Gerçekten yürekten yapılan masumca herşeyin, kıymetini bilmek ve korumak gerek. Evet! gerçekten korumak. Çünkü artık hissediyorumda bazı değerlerin korunmaya ihtiyacı var : Özellikle, yitirilen, yozlaştırılan onca şeyden sonra elimizde avucumuzda ne kaldıysa.. ne hatırlıyorsak köklerimizden gelen. Narin bir çiçek gibi.. ” aynı küçük prensin yaptığı gibi” korumak kollamak gerek.. Yoksa ne biz bizi bulabiliriz, ne de  dünyaya kendimizi ifade edebiliriz.. Kaybolup yok oluruz. Köklerimiz, atalarımız, en saf hallerimiz, özlerimizin ifadesi, tezahürü kaybolup gider. Hemen kendimize sormalıyız! Biz ne için varız? Nereden geldik ? Nereye gidiyoruz? Lütfen derin uykudan uyanalım! Gerçekten zamanıdır.. An bu An’dır!

 

Kendinin bilgisi olmadan değişim, ilişkilerde değişim, doğruakış ve yaşam çizgisinin dengesini kuramaz… Kendinin bilgisi gerçeklik kapılarını aralar. Gerçekliğe varış ile denge kurulur. Bu dengede bütünleşme, birlik bulunur. Ahenk ile dans edilir…

Sevgi ile..
Sebnem

26.12.2010

 

 

 Gülmek, güldürmek, kahkahanın o müthiş enerjisiyle dolmak.

O an’da hiçbirşey düşünememek.

Zihinsizleşmek.

Sesin içinde sessizleşmek.

O halde oylece kalmak.

Enerjinin içinde durgunlaşmak ve durmak.

Kahkaha atmak nedensiz.

Kahkahalara tanık olmak, taklit etmek

Hatırlamak Çocuğu; içinde saklı kalan

Neşeli, sakin, farkında ve dingin

Herşeyin yokoluşuna şahit

Herşeyin yeniden varoluşu gibi…

Sebnem Akbulut
17.10.2010
*Fotograf,  emekliler ile gülme yogası etkinliğimizdendir.
 Uzun zaman olmuştu bu satırlara dokunmayalı, demek ki mevsimini beklemiş ruh. Ruhun mevsimi sonbahar olduğunda, kimileri durmak istermiş, kimileri tatlı bir uykuya dalmak, kimileri uzun uzun düşünmek, kimileri kedi gibi öylece kıvrılmak, kimileri hüzünlenmek, yalnız kalmak, kimileri sevdiğine sarılmak… Her ruhun sonbaharı farklıymış. Her ruhun rengi de farklılaşırmış. Aynı doğanın tonları gibi, sonbahar geldiğinde, yeşilin binbir türlü tonu gibi, keskin olmayan yumuşak geçişlerle tonların dansını izlemek insanı yormazmış. Nasıl yakın tonları gördüğünüzde doğada o harmoniyi, o uyumu hücrelerinize kadar hissedersiniz, insanın iletişimde olduğu, aynı ağaçların birbirine dokunuşu gibi dokunduğu insanlarında tonlarının, titreşimlerinin birbirine yakın olması gerekirmiş. Doğada var mıdır ki, kopkoyu bir yeşilin yanında apaçık bir yeşil tonu, yavaş yavaş açılıp ahenkle yavaş yavaş koyulaşmaz mı o renkler… İnsanlarında tonları, renkleri, doğal haliyle birleşimleri, bütünleri birbirinden farklı da olsa aslında geçişkenmiş. Öyle olduğu sürece keskinlikler, çakışmalar, gerginlikler, itişmeler yaşanmazmış.

Her ruhun bir mevsimi varmış, mevsimlerden sonbaharmış, tonlar farklı olsa da geçişler yumuşak ve ahenkliymiş.

Sağınızdaki solunuzdaki dokunduğunuz her şeye bir bakın… Tonunuza uygun yerde mi köklendiniz, yoksa kökünüzü mü kaybettiniz ? Rüzgar estiğinde yanınızdaki ağaçlarla aynı esneklikte misiniz ? Biriniz yaprak dökerken diğeri öylece durmakta mı yoksa ? Doğanın içindeki bu muhteşem dengeden ilham alın. Doğada her şey kendi halinde dengeye kavuşur. Uyumlu olanlar bir arada buluşur, tonlar, renkler birbirine ahenkle oluşur.

Her ruhun bir mevsimi varmış, mevsimlerden sonbaharmış. Yeni fidanlar ekilirmiş umutla, yeni tohumlar atılırmış bahara. Ruh tazelenirmiş, yazdan kalanları bırakırmış toprağa, arınırmış, hafiflermiş adeta. Olgunlaşırmış, büyürmüş, sakinleşip köklenirmiş usulca.

Sevgiyle,

Sebnem
10.10.10
 
 Öylece baktım bugün aynaya, bir döndüm sağdan baktım, bir de döndüm soldan baktım. O an ki halime baktım, ayna bana baktı ben aynaya baktım. Gözlerim gözlerimden yansıdı. Göz bebeklerim kalbimdeki ışığa yol açtı. Baktım öylece, kendi halimce…

Baktım bugün denize öylece. maviliğine, gökyüzünün rengini taklit edişine. Baktım dalgalara, onlarda bana baktı. Yansıdı dalgalar zihnime, zihnimdeki dalgalar kalbime. Kalakaldım öylece kalbimle zihnimdeki dengede…

Baktım bugün kalabalığa, yürüyen insanlara. Öylece baktım, onlarda bana baktı. Ben baktım onlar baktı. Kaşlarımı çattım, kaşlar çatıldı. Gülümsedim nazikçe, gözlerde bana gülümsedi.
Bugün aslında ben hep aynaya bakmıştım…

Sevgiyle,
Sebnem

18.04.2010
 
 

“Sevgi başka dünyanın kelimesidir…”

Hafif demlenmiş, tarlalardan toplanmış, önünüze serilmiş bir adaçayını yudumlarken, her bir yudum ne kadar sevgiyle doludur aslında.

Sevgi ne verilir ne de alınır. Sadece o hal’de olunur. O alışveriş düşünülmez bile. Zaten kendi akışında akar gönülden gönüle. Aslında fakirlik ceplerde değil gönüllerdedir. Sevgi yoksunluğu sevgiden haberdar olmamak demektir.

Sevginin karşıtı nefret değil egodur. Bir gül’e bakıp ne kadar güzelsin deyip onu koklamak sevgidir. Onu koparıp almak ise egodur. Halbuki o halde de sevgi verilebilir. Yanımızda götürmek niye ? Sahip olmak niye ?

Merhamet sevginin arkadaşıdır. Egoyla kıskançlıkta arkadaştır. Ego bizi aşağı çekerken, sevgi yükseltir.

Aşk herşeyi iyileştirebilen güçlü bir ilaçtır. Aşk halinde saf bir şekilde kalmak, sahiplenmeden, almadan, vermeden, “benim oldun” demeden marifettir. Meditasyonlar, paranayamalar bu hali yakalamaya yardımcı olamazlar. Bu egodan uzak yücelmiş sevgi halidir. Burada kalabilmek yaradana yaradılmışdan ulaşmak, dokunmaktır…

Sevgiyle,

Sebnem

13.04.2010

 

 

Etiket Bulutu